YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ’NİN SUT KAPSAMI DIŞINDAKİ İLAÇLARA İLİŞKİN İHTİYATİ TEDBİR KARARININ ELEŞTİREL ANALİZİ

YARGITAY 10. HUKUK DAİRESİ’NİN SUT KAPSAMI DIŞINDAKİ İLAÇLARA İLİŞKİN İHTİYATİ TEDBİR KARARININ ELEŞTİREL ANALİZİ

(Yargıtay 10. HD., 06.12.2024 T., 2024/6734 E., 2024/12498 K.)

I. GİRİŞ

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin 06.12.2024 tarihli ve 2024/6734 Esas, 2024/12498 Karar sayılı ilamı, Türk sosyal güvenlik hukuku ve medeni usul hukuku bakımından son derece önemli bir içtihadı birleştirme niteliği taşımaktadır. Karar, Sağlık Uygulama Tebliği (SUT) kapsamında yer almayan ilaç bedellerinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanması talebiyle açılan davalarda, yargılama süresince ihtiyati tedbir kararı verilip verilemeyeceği meselesine ilişkin Bölge Adliye Mahkemeleri arasındaki görüş ayrılığını gidermeye yöneliktir.

Bu çalışmada, söz konusu Yargıtay kararı; ilgili mevzuat hükümleri, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatları ile usul hukuku doktrini çerçevesinde kapsamlı bir şekilde incelenecek ve kararın hukuka aykırılığı ortaya konulacaktır.

II. KARARIN KONUSU VE ARKA PLANI

A. Uyuşmazlığın Ortaya Çıkışı

Karara konu uyuşmazlık, kanser tedavisinde kullanılan ancak Sağlık Uygulama Tebliği kapsamında bulunmayan ilaçların (özellikle Lenvima, Keytruda gibi akıllı kanser ilaçları) bedelinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanması istemiyle açılan davalarda ortaya çıkmıştır. Davacılar, tedavi süresince ilaç bedelinin tedbiren Kurum tarafından ödenmesini talep etmiş; ancak farklı Bölge Adliye Mahkemeleri bu talepleri farklı şekillerde değerlendirmiştir.

B. Bölge Adliye Mahkemeleri Arasındaki Görüş Ayrılığı

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 10. Hukuk Dairesi, tedbir taleplerini şu gerekçelerle reddetmiştir:

– Dava konusu ilaç SUT kapsamında bulunmamaktadır.

– Talebin değerlendirilmesi yargılamayı gerektirmektedir.

– Davanın esasını çözer mahiyette ve hüküm etkisi doğuracak şekilde ihtiyati tedbir kararı verilemez.

– İhtiyati tedbir şartları oluşmamıştır.

Buna karşılık Bursa, Gaziantep, İstanbul ve İzmir Bölge Adliye Mahkemelerinin ilgili hukuk daireleri, tedbir taleplerini kabul eden ilk derece mahkemesi kararlarını yerinde bularak davalı Kurum’un istinaf başvurularını reddetmiştir. Bu mahkemeler kararlarında şu gerekçelere dayanmıştır:

– Sosyal hukuk devleti gerekleri ve insan yaşamının kutsallığı

– Davacının haksız çıkması durumunda yersiz ödenen ilaç bedellerinin Kurum tarafından tahsil edilebilmesi imkânı

– Uzman hekim tarafından ilacın kullanılmasının zorunlu görülmesi

– İlacın Kurum tarafından karşılanmamasının hayati tehlikeye yol açabileceği

III. İLGİLİ MEVZUAT HÜKÜMLERİ

A. Anayasal Düzenlemeler

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın konuyla ilgili temel hükümleri şunlardır:

Anayasa’nın 17. maddesi, kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığını düzenlemektedir. Bu madde kapsamında yaşam hakkı güvence altına alınmış olup, devletin bu hakkı koruma yükümlülüğü bulunmaktadır.

Anayasa’nın 56. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, “Devlet, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamak; insan ve madde gücünde tasarruf ve verimi artırarak, işbirliğini gerçekleştirmek amacıyla sağlık kuruluşlarını tek elden planlayıp hizmet vermesini düzenler.” Aynı maddenin 4. fıkrasına göre ise “Devlet, bu görevini kamu ve özel kesimlerdeki sağlık ve sosyal kurumlarından yararlanarak, onları denetleyerek yerine getirir.”

Anayasa’nın 60. maddesi sosyal güvenlik hakkını düzenlemekte olup, 1. fıkrası “Herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir” hükmünü, 2. fıkrası ise “Devlet, bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri alır ve teşkilatı kurar” hükmünü içermektedir.

Anayasa’nın 65. maddesi, devletin sosyal ve ekonomik alanlarda Anayasa ile belirlenen görevlerini, bu görevlerin amaçlarına uygun öncelikleri gözeterek mali kaynaklarının yeterliliği ölçüsünde yerine getireceğini hükme bağlamaktadır. Ancak bu hüküm, yaşam hakkının doğrudan tehdit altında olduğu durumlarda mutlak bir sınırlama olarak yorumlanamaz.

B. 5510 Sayılı Kanun Hükümleri

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun ilgili hükümleri şu şekildedir:

Kanun’un 3. maddesinin 8. fıkrasında genel sağlık sigortası, “Kişilerin öncelikle sağlıklarının korunmasını, sağlık riskleri ile karşılaşmaları halinde ise oluşan harcamaların finansmanını sağlayan sigorta” olarak tanımlanmıştır.

Kanun’un 62. maddesi son derece önemli bir düzenleme içermektedir: “Bu Kanun gereğince genel sağlık sigortasından sağlanacak sağlık hizmetlerinden ve diğer haklardan yararlanmak, genel sağlık sigortalısı ve bakmakla yükümlü olduğu kişiler için bir hak, Kurum için ise bu hizmet ve hakların finansmanını sağlamak bir yükümlülüktür.” Bu hüküm, sigortalı ile Kurum arasındaki ilişkinin tek taraflı olmadığını, Kurum’un da belirli yükümlülükler altında bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Kanun’un 63. maddesinin 1. fıkrasının (b) bendi, “Kişilerin hastalanmaları halinde ayakta veya yatarak; hekim tarafından yapılacak muayene, hekimin göreceği lüzum üzerine teşhis için gereken klinik muayeneler, laboratuvar tetkik ve tahlilleri ile diğer tanı yöntemleri, konulan teşhise dayalı olarak yapılacak tıbbî müdahale ve tedaviler” hizmetlerinin Kurum tarafından finansmanının sağlanacağını düzenlemektedir. Aynı maddenin (f) bendi ise tedavi için gerekli olabilecek ilaçların sağlanmasını Kurum’un yükümlülükleri arasında saymaktadır.

C. 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu Hükümleri

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun ihtiyati tedbirle ilgili düzenlemeleri, kararın değerlendirilmesinde merkezi öneme sahiptir.

HMK’nın 389. maddesinin 1. fıkrası, ihtiyati tedbirin şartlarını şu şekilde düzenlemektedir: “Mevcut durumda meydana gelebilecek bir değişme nedeniyle hakkın elde edilmesinin önemli ölçüde zorlaşacağından ya da tamamen imkânsız hâle geleceğinden veya gecikme sebebiyle bir sakıncanın yahut ciddi bir zararın doğacağından endişe edilmesi hâllerinde, uyuşmazlık konusu hakkında ihtiyati tedbir kararı verilebilir.”

HMK’nın 390. maddesinin 3. fıkrası ise ispat ölçüsünü belirlemektedir: “Tedbir talep eden taraf, dilekçesinde dayandığı ihtiyati tedbir sebebini ve türünü açıkça belirtmek ve davanın esası yönünden kendisinin haklılığını yaklaşık olarak ispat etmek zorundadır.”

Bu hükümde geçen “yaklaşık olarak ispat” ifadesi, kanun koyucunun bilinçli bir tercihini yansıtmaktadır. Nitekim HMK’nın 390. maddesinin gerekçesinde bu husus açıkça ifade edilmiştir:

“Geçici hukukî koruma yargılamasını, asıl hukukî korumadan ayıran diğer bir özellik ispat ölçüsü bakımındadır. İhtiyati tedbir kararının kabul edilebilmesi bakımından tedbir isteyenin haklılığı konusunda tam kanaat değil, kuvvetle muhtemel yaklaşık bir kanaatin yeterli olacağı öngörülmüştür. İhtiyatî tedbir yargılamasında tam bir ispata gerek yoktur. Mahkemenin, ihtiyatî tedbir isteyenin hakkının mevcut olduğuna kanaat getirmesi, başka bir ifade ile onun haklılığını kuvvetle muhtemel görmesi yeterlidir.”

IV. YARGITAY ÇOĞUNLUK GÖRÜŞÜNÜN ANALİZİ VE ELEŞTİRİSİ

A. Çoğunluk Görüşünün Özeti

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin çoğunluk görüşü, uyuşmazlığın Ankara Bölge Adliye Mahkemesi kararı doğrultusunda giderilmesine karar vermiştir. Çoğunluğun temel argümanları şöyle özetlenebilir:

Birincisi, ihtiyati tedbire karar verilebilmesi için mevcut durumda meydana gelebilecek değişim nedeniyle hakkın elde edilmesinin zorlaşması veya imkânsızlaşması ihtimali ile gecikme sebebiyle ciddi bir zararın doğmasından endişe edilmesi şartlarının birlikte bulunması gerekmektedir.

İkincisi, tedbir talep eden tarafın haklılığını yaklaşık olarak ispat etmesi zorunludur. Bu ispat gerçekleşmediği takdirde, aleyhine tedbir kararı verilen Kurum davayı kaybetmiş gibi işlem yapılmış ve hak kaybına uğramış olacaktır.

Üçüncüsü, dosyalarda talebe konu ilacın hastalığın tedavisinde hayati öneme sahip ve kullanılmasının zorunlu olup olmadığı, ilacın kullanılmaması halinde davacının sağlığında ciddi, hızlı ve geri dönüşü olmayan bir bozulmaya ya da ölüme sebep olacağı konusunda tedbir kararı için dayanak alınacak yeterlilikte bir tıbbi otorite raporunun bulunmadığı tespit edilmiştir.

B. Çoğunluk Görüşünün Hukuka Aykırılığı

1. Yaklaşık İspat Kavramının Yanlış Yorumlanması

Çoğunluk görüşünün en temel hatası, yaklaşık ispat kavramını fiilen tam ispat ölçüsüne dönüştürmesidir. HMK’nın 390. maddesinin gerekçesinde açıkça belirtildiği üzere, ihtiyati tedbir kararının kabul edilebilmesi için tedbir isteyenin haklılığı konusunda tam kanaat değil, kuvvetle muhtemel yaklaşık bir kanaat yeterlidir.

Yaklaşık ispat ile tam ispat arasındaki fark, usul hukuku doktrininde açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Tam ispatta, hâkimin iddia edilen olayın gerçekleşip gerçekleşmediğine tam olarak inanması ve bu konuda makul ve kabul edilebilir bir şüphenin bulunmaması gerekir. Yaklaşık ispatta ise hâkimin ispat edilmek istenen olayı muhtemel görmesi yeterlidir. Bir başka ifadeyle, iddia edilen olayın doğru olma ihtimali, doğru olmama ihtimaline göre ağır basmalıdır; ancak iddia edilen olayın yanlış olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir.

Çoğunluk görüşü ise ihtiyati tedbir için şu şartların aranmasını öngörmektedir:

– İlacın hastalığın tedavisinde hayati öneme sahip ve kullanılmasının zorunlu olup olmadığının tespiti

– İlacın kullanılmasının tıbben ve fennen sigortalının iyileşmesine katkıda bulunup bulunmayacağının belirlenmesi

– İlacın hangi tür kanser hastalarında hangi evrede ve hangi dozda kullanılacağının tespiti

– Davaya konu ilaçla yapılacak tedavinin bilinen mevcut tedavi yöntemlerine göre sürekli olarak daha etkin ve daha yararlı olup olmadığının değerlendirilmesi

– Üniversitelerin tıbbi onkoloji bilim dalından alınacak sağlık kurulu raporu

Bu şartlar, açıkça davanın esasına ilişkin değerlendirmelerdir. Bu şartların aranması, yaklaşık ispat kavramının içini boşaltmakta ve fiilen tam ispat aramaktadır. Böyle bir yorum, kanun koyucunun iradesine açıkça aykırıdır.

2. HMK Tasarısından Çıkarılan İbarenin Göz Ardı Edilmesi

Çoğunluk görüşünün ikinci önemli hatası, yasama tarihçesini göz ardı etmesidir. HMK tasarısının 395. maddesinde “asıl uyuşmazlığı çözecek nitelikte olmamak şartıyla” ibaresi yer almaktaydı. Ancak bu ibare, TBMM Adalet Komisyonu’ndaki görüşmeler sırasında bilinçli olarak metinden çıkarılmıştır.

Kanun koyucunun bu ibareyi çıkarmasındaki amaç, bu ilkenin dar (katı) yorumlanması sonucu, uyuşmazlıkların sonuçlanmasının uzun zaman almasından dolayı davacının çoğu kez davayı kazandığı halde dava ile elde etmek istediği sonuca ulaşamadığından kaynaklanan mağduriyetlerin önüne geçmektir.

Çoğunluk görüşü, kanun koyucunun bilinçli olarak metinden çıkardığı bir ilkeyi yorum yoluyla yeniden sisteme dahil etmektedir. Bu yaklaşım, yasama organının iradesine saygısızlık teşkil etmekte ve kuvvetler ayrılığı ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

3. Eda Amaçlı İhtiyati Tedbirin İşlevsizleştirilmesi

Usul hukuku doktrininde, ihtiyati tedbirlerin üç türü olduğu kabul edilmektedir: teminat amaçlı, eda amaçlı ve düzenleme amaçlı ihtiyati tedbirler.

Teminat amaçlı tedbirler, tedbire konu mal veya hakkın muhafaza altına alınması veya bir yediemine tevdii gibi koruyucu nitelikte tedbirlerdir.

Eda amaçlı tedbirler ise uyuşmazlık konusu olan hakkın geçici olarak ifa edilmesini, mahkemece tedbiren bir şeyin verilmesini, bir işin yapılmasını veya yapılmamasını amaçlamaktadır.

Düzenleme amaçlı tedbirler de uyuşmazlık konusu hukuki ilişkinin geçici olarak düzenlenmesini hedeflemektedir.

İlaç bedelinin tedbiren ödenmesi talebi, tipik bir eda amaçlı ihtiyati tedbir örneğidir. Çoğunluk görüşünün kabul edilmesi halinde, eda amaçlı ihtiyati tedbir müessesesi fiilen işlevsiz hale gelecektir. Zira çoğunluğun aradığı şartlar, ancak davanın esası hakkında karar verilirken değerlendirilebilecek niteliktedir.

4. Sosyal Güvenlik Hukukunun Koruyucu İşlevinin Göz Ardı Edilmesi

Sosyal güvenlik hukuku, özü itibariyle koruyucu bir nitelik taşımaktadır. 5510 sayılı Kanun’un 62. maddesi, genel sağlık sigortasından sağlanacak sağlık hizmetlerinden yararlanmanın sigortalı için bir hak, Kurum için ise bu hizmet ve hakların finansmanını sağlamanın bir yükümlülük olduğunu açıkça belirtmektedir.

Çoğunluk görüşü, bu koruyucu işlevi tamamen göz ardı etmekte ve Kurum’un olası hak kaybını, sigortalının yaşam hakkından üstün tutmaktadır. Oysa haksız çıkma halinde Kurum’un ödediği bedeli tahsil etmesi her zaman mümkündür; ancak yaşamını kaybeden bir sigortalının bu kaybı telafi edilemez.

5. Yaşam Hakkının İkincilleştirilmesi

Anayasa Mahkemesi, sağlık hakkını yalnızca Anayasa’nın 56. maddesi kapsamında bir sosyal hak olarak değil, aynı zamanda Anayasa’nın 17. maddesi kapsamında yaşam hakkı çerçevesinde ele almaktadır.

Bu yaklaşıma göre, tedavi veya ilaç temin edilmediği durumlarda kişinin bedensel bütünlüğü bozulacak veya ölüm riski ile karşılaşılacaksa, mesele artık sosyal haklar alanından çıkarak yaşam hakkı kapsamına girmektedir. Yaşam hakkının söz konusu olduğu durumlarda, devletin mali kaynakların yeterliliği ilkesinden bağımsız olarak pozitif bir yükümlülüğü bulunmaktadır.

Çoğunluk görüşü, yaşam hakkını ikincil bir konuma iterek, usul hukuku kurallarının lafzi yorumunu ön plana çıkarmaktadır. Bu yaklaşım, temel hakların korunması bakımından kabul edilemez.

V. KARŞI OY GEREKÇESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

Üye Bektaş Kar’ın karşı oy gerekçesi, çoğunluk görüşünün hukuka aykırılığını sistematik bir şekilde ortaya koymaktadır.

A. Yaşam Hakkı ve Pozitif Yükümlülük

Karşı oy, yaşam hakkının salt insanın biyolojik-fiziksel yaşamını değil, hukuksal bir değer olarak onun yaşama hakkını da korumayı içerdiğini vurgulamaktadır. Devletlerin, kişilerin sağlığını ve yaşamını korumak için tedbirler almak zorunda olduğu; özellikle yaşam hakkının doğrudan ihlali oluşturabilecek durumlarda devletin tedaviye ve ilaca erişim konusunda pozitif yükümlülüğünün bulunduğu isabetli bir şekilde ifade edilmektedir.

Karşı oyda belirtildiği üzere, tedavi veya ilaç temin edilmediği durumlarda kişinin bedensel bütünlüğü bozulacak veya ölüm riski ile karşılaşılacaksa, bu durum yaşam hakkı kapsamında değerlendirilmeli ve devletin korumak zorunda olduğu yaşam hakkı kapsamında bir pozitif yükümlülük ortaya çıkmalıdır.

B. Müstakbel Alacak Kavramı

Karşı oy, sigortalının yaşam ve sağlık hakkı kapsamında kullanacağı ilaç bedelini Kurum’dan talep ettiği alacağın, müstakbel (beklenen) bir alacak niteliğinde olduğunu doğru bir şekilde tespit etmektedir.

Bir alacağın müstakbel alacak olarak nitelendirilebilmesi için, bir hukuki ilişkinin mevcut olması, bu hukuki ilişkiden doğacak alacağın cinsinin ve borçlusunun belli olması yeterlidir. Miktarın belirli olması şartı aranmamaktadır. Sigortalılık ilişkisi devam eden bir hukuki ilişki olup, alacağın cinsi (ilaç bedeli/para) ve borçlusu (Sosyal Güvenlik Kurumu) bellidir.

C. İhtiyati Tedbirin Geçici Niteliği

Karşı oy, ihtiyati tedbirin geçici bir hukuki koruma olduğunu ve kesin hüküm teşkil etmediğini vurgulamaktadır. İhtiyati tedbir kararı, durum ve şartların değişmesi halinde değiştirilebilir veya kaldırılabilir. Bu nedenle, tedbir kararının verilmesi asıl davanın da kabulünü gerektirmediği gibi, tedbir talebinin reddi de asıl davanın reddini gerektirmez.

İhtiyati tedbir kararı verilirken yaklaşık ispat kuralı arandığından, davanın tedbir talep eden kişi aleyhine sonuçlanması ihtimali her zaman mevcuttur. Bu ihtimali gözeten kanun koyucu, tedbir kararı verilirken talepte bulunandan teminat alınmasını öngörmüştür (HMK md. 392). Bu düzenleme, olası hak kayıplarını önlemeye yönelik yeterli bir güvence sağlamaktadır.

D. Kısır Döngü Sorunu

Karşı oyda son derece önemli bir hususa dikkat çekilmektedir: Çoğunluğun esasa ilişkin bozma kararlarında aradığı şartlar, ilacın sigortalı üzerinde kullanılarak etkinliğinin değerlendirilmesini gerektirmektedir. Oysa tedbir verilmediği takdirde, mali gücü yetersiz olan sigortalı ilacı temin edemeyecek ve dolayısıyla ilacın etkinliğinin değerlendirilmesi de mümkün olmayacaktır.

Bu durum, bir kısır döngü yaratmaktadır: İlaç alınamadığı için etkinlik değerlendirmesi yapılamayacak, etkinlik değerlendirmesi yapılamadığı için de ilaç bedeli ödenmeyecektir. Sonuçta sigortalı, tedaviye hiçbir şekilde erişemeyecek ve yaşam hakkı telafi edilemez biçimde ihlal edilmiş olacaktır.

VI. AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ İÇTİHADI

Karşı oyda değinilen A.A./Türkiye kararı (Başvuru No: 50624/19), meselenin uluslararası boyutunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bu davada başvurucu, kanser tedavisinde kullanılan Keytruda isimli ilacın bedelinin Sosyal Güvenlik Kurumu tarafından karşılanması için iç hukuk yollarına başvurmuş, ancak tedbir talepleri iş mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi tarafından reddedilmiştir. Bunun üzerine başvurucu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak zorunda kalmıştır.

AİHM, 02.10.2019 tarihinde tedbir kararı vererek, başvurucunun yaşam hakkının riske girdiğini değerlendirmiş ve başvurucunun herhangi bir kişisel masrafa maruz kalmadan Pembrolizumab etken maddeli Keytruda isimli ilacın tedavisinden faydalandırılması gerektiğini Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne bildirmiştir.

Bu karar, Türk mahkemelerinin SUT kapsamı dışındaki ilaçlara ilişkin tedbir taleplerini reddetmesinin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi kapsamında yaşam hakkı ihlali oluşturabileceğini açıkça göstermektedir. Yargıtay’ın çoğunluk görüşü, Türkiye’nin AİHM önünde yaşam hakkı ihlali nedeniyle mahkûm edilme riskini artırmaktadır.

VII. KARARIN PRATİK SONUÇLARI

Yargıtay kararının uygulamada doğuracağı sonuçlar son derece ciddidir ve dikkatle değerlendirilmelidir.

A. Kanser Hastalarının Durumu

SUT kapsamı dışında kalan ancak tedavi eden hekim tarafından hayati önem taşıdığı değerlendirilen ilaçları kullanması gereken kanser hastaları, yargılama süresince bu ilaçlara erişemeyecektir. Türkiye’de ortalama yargılama süreleri göz önünde bulundurulduğunda, bu durum telafisi imkânsız zararlara yol açabilecektir.

Mali gücü yetersiz olan sigortalı, ilacı kendi imkânlarıyla temin edemeyecek; mahkemeden tedbir de alamayacaktır. Yargılama sonuçlanana kadar geçen sürede hastalık ilerleyebilecek, hasta hayatını kaybedebilecektir. Bu durumda, dava lehine sonuçlansa bile artık bir anlam ifade etmeyecektir.

B. Hukuki Güvenlik Sorunu

Yargıtay kararı, 5235 sayılı Kanun’un 35. maddesi uyarınca Bölge Adliye Mahkemelerini bağlayıcı nitelik taşımaktadır. Bu durum, daha önce tedbir taleplerini kabul eden İstanbul, İzmir, Bursa ve Gaziantep Bölge Adliye Mahkemelerinin artık bu tür talepleri reddetmek zorunda kalacağı anlamına gelmektedir.

Karar, kanser hastalarının hukuki güvenliğini ciddi şekilde zedelemektedir. Daha önce korunan bir hak, artık korunmayacaktır.

C. Sosyal Devlet İlkesinin Zedelenmesi

Anayasa’nın 2. maddesinde yer alan sosyal devlet ilkesi, devletin vatandaşlarının sosyal güvenliğini sağlama yükümlülüğünü içermektedir. Çoğunluk görüşü, bu ilkeyi zedelemekte ve devletin koruyucu işlevini geri plana itmektedir.

Sosyal devlet ilkesi, özellikle savunmasız grupların korunmasını gerektirmektedir. Kanser hastaları, sağlık sisteminin en savunmasız gruplarından birini oluşturmaktadır. Bu grubun korunması yerine, usul kurallarının dar yorumuna öncelik verilmesi, sosyal devlet ilkesiyle bağdaşmamaktadır.

VIII. SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

Yargıtay 10. Hukuk Dairesi’nin incelenen kararı, birçok açıdan hukuka aykırıdır ve eleştiriye açıktır.

Birincisi, karar yaklaşık ispat kavramını fiilen tam ispata dönüştürmekte ve kanun koyucunun iradesine aykırı bir yorum benimsemektedir. HMK’nın 390. maddesinin gerekçesinde açıkça belirtildiği üzere, ihtiyati tedbir için tam kanaat değil, yaklaşık bir kanaat yeterlidir.

İkincisi, karar HMK tasarısından bilinçli olarak çıkarılan “asıl uyuşmazlığı çözecek nitelikte olmamak” şartını yorum yoluyla yeniden sisteme dahil etmektedir. Bu yaklaşım, yasama organının iradesine saygısızlık teşkil etmektedir.

Üçüncüsü, karar eda amaçlı ihtiyati tedbir müessesesini fiilen işlevsizleştirmektedir. Bu tür tedbirler, uyuşmazlık konusu hakkın geçici olarak ifa edilmesini amaçlamakta olup, çoğunluk görüşünün kabul edilmesi halinde bu amaç gerçekleştirilemeyecektir.

Dördüncüsü, karar yaşam hakkını ikincil bir konuma iterek, usul kurallarının lafzi yorumunu ön plana çıkarmaktadır. Anayasa Mahkemesi ve AİHM içtihatları, yaşam hakkının korunmasında devletin pozitif yükümlülüğünü açıkça ortaya koymaktadır.

Beşincisi, karar bir kısır döngü yaratmaktadır. İlaç alınamadığı için etkinlik değerlendirmesi yapılamayacak, etkinlik değerlendirmesi yapılamadığı için de ilaç bedeli ödenmeyecektir.

Altıncısı, karar Türkiye’nin AİHM önünde yaşam hakkı ihlali nedeniyle mahkûm edilme riskini artırmaktadır. A.A./Türkiye kararı, bu riskin somut bir örneğidir.

Sonuç olarak, karşı oy gerekçesinde ortaya konulan argümanlar hem normatif çerçeve hem de içtihat tutarlılığı bakımından çoğunluk görüşüne nazaran çok daha isabetlidir. Özellikle yaşam hakkının doğrudan tehdit altında olduğu durumlarda, geçici hukuki koruma mekanizmalarının etkin işletilmesi, hukuk devleti ilkesinin zorunlu bir gereğidir.

Yaşam hakkı söz konusu olduğunda, usul kurallarının koruyucu değil engelleyici bir işlev üstlenmesi kabul edilemez. Hukuk sisteminin temel amacı hakları korumaktır; bu amaç her zaman göz önünde bulundurulmalıdır. Yargıtay’ın bu kararı, ne yazık ki hakları korumak yerine, usul kurallarının dar yorumunu tercih ederek yaşam hakkını tehlikeye atmaktadır.

Bu kararın uygulamada yaratacağı telafisi güç zararlar göz önünde bulundurulduğunda, konunun yeniden değerlendirilmesi ve içtihadın değiştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Aksi halde, yaşamak için mücadele eden kanser hastaları, hukuk sisteminin koruyucu şemsiyesinden yoksun bırakılmış olacaktır.